• Brothers

  • Tsunaida Koi no Kanaekata

  • Tokimeki Mononoke Jogakuen

  • Heart no Kakurega

  • 1
  • 2

Kaplumbağa vs Tavşan

Karakter yapım her ne kadar bir kaplumbağa gibi olsa da hayatımı tavşan gibi yaşıyorum. Evcimen olmamın yanı sıra iş yapmayı da pek sevmeyen biriyim aslında.

Bir arkadaşımın teorisine göre dünyada tembel insan yokmuş. İnsanların sadece yapmak isteyeceği işi bulması gerekirmiş. Bu şekilde düşünmesinin sebebi ise söylediğine göre kendisini yıllarca tembel sanması ve başkalarında olup da onda olmayan şeyin ne olduğunu sorgulamasıymış. Tembel olduğu için kendisini suçlamış. Daha sonra bu arkadaşım, ailesi ile verdiği büyük mücadelelerden sonra hayallerinin peşinden gidip müziğe başlamış. Bana diyor ki "Müzik ile uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, çok severek yapıyorum, aslında tembel değilmişim, sadece yıllarca yanlış işlerin peşinden koşmuşum."

Türk sanat müziğine pek ilgim yoktur ama böyle bir arkadaş edinince insan ister istemez kendisini orada burada konserlerde bulmaya başlıyor. Bir de sahnedeki kişi tanıdığım biri olunca nedenini pek de anlamadığım bir gurur içimi kaplıyor. Kendim başarmışım gibi hissediyorum.

Gelelim ana konuya. Ben böyle bir inanışa sahip değilim. O mucizevi işi bulup canla başla çalışmaya başlayacağımı hiç düşünmüyorum. Dediğim gibi yayılıp yatmayı seven biriyim fakat nedense yaşadığım hayat buna pek izin vermiyor.

Üniversitede birinci senem oldukça sakin geçmişti. Hiç çalışmadan, bir şey de kazanmadan rahatça geçtim o seneden. Benim mutluluğum evde yatmak olduğundan ne bir topluluğa ne de bir kulübe girdim. Çevremdeki herkes o sınava gir bu sınava gir, sonra zamanın olmayacak diye söylenip duruyordu. "Eh peki bari bir sınav gireyim." diyip sene sonunda yapılan Erasmus sınavına girdim. Birinci sınıf olduğumdan ortalamam zaten orta hâlliydi, üstüne İngilizce sınavından 98 alınca fakültede 2. olarak  yurt dışına gitme hakkı kazandım. Not ortalamam başvuranlar arasında yükseklerden olmamasına rağmen tek iyi yanım olan İngilizce sayesinde birçok kişiyi geçmiştim ve İngilizce bilen insanın ne kadar az olduğunu öğrenmiştim.

Ailecek şok olduk tabii. (En çok da annem.) Yine de fırsat bu fırsat dedik ve hazırlıklar başladı. O yaz sadece belgeleri toplamak, vizeyle uğraşmak, okuldaki Erasmus ofisinin ve öğrenci işlerinin kahrını çekmekle geçti gitti. Böylelikle büyük planlar kurduğum yaz tatilim puf oldu.

Sonunda çektiğim çilelerin ardından yurt dışına ayak bastığımda mükkemmel bir heyecan ve mutlulukla doldum. Binalar,  sokaklar, insanlar her şey benim için çok yeniydi. Fotoğraf çekmeyi günlük hayatta pek sevmesem de gittiğim her yerin fotoğrafını çeker oldum. Geceleri ailemi özlediğimden bazen depresif bir moda girip ağlamaya başlıyordum. Gündüzleri ise şehri keşfederken hem rahatlıyordum hem mutlu oluyordum.

Önceden kurduğum hiçbir kıyamet seneryosu gerçekleşmedi ve düşündüğümünün aksine işlerimin hepsini öyle böyle hâlledebildim. Birçok ülkeden arkadaş edindim. (Şimdi oluşturduğumuz sohbet gruplarından kimin ülkesinde corona ile ilgili bir durum varsa saniyesinde haberdar oluyoruz.) Oda arkadaşım da oldukça tatlı bir kızdı. Kaldığım apart ucuz olduğundan çok fazla Erasmus öğrencisini konuk ediyormuş. Odalara da öğrencilerini ülkelerine göre yerleştiriyorlarmış. Bu uygulamaya minnettarım. Gün boyu İngilizce konuşup odada rahatça Türkçe konuşabilmek büyük bir nimet. (Bir de nedendir bilmem insan kendini daha güvende hissediyor.)
Avusturya'da üniversite etkinlikleri, arkadaş grupları derken ülke içinde bol bol gezdim lakin maddi yetersizlikten ve Avusturya'nın pahalı bir yer olmasından dolayı da komşu ülkelere gitme lüksüm olmadı. (Avusturya pahalı diyorum ama 30 euro'ya rahat rahat alışveriş yapılabiliyor, nereden neyi alacağınızı öğrenirseniz.)

Öğretmenlik okusam da daha 2. senem olduğu için hiç öğretmenlik deneyimim yoktu. Bizim yurt dışındaki üniversite de haftada iki gün staj gibi bir ders koymuştu bize. Oradaki ilkokul ve ortaokullara gidiyorduk. Hiç Almancam olmadığı için sadece gözlem yapabiliyordum fakat dersten geçmek istiyorsak bu okullarda en az bir kere ders de anlatmalıydık.

Ben ki daha önce Türkiye'de bile ders anlatmamışım... O gün geldiğinde çok gerilmiştim. Bir yandan kendimi ifade etmeye çalışıyordum bir yandan da İngilizce bilen bir öğretmen beni sınıftaki çocuklara tercüme ediyordu. Yakınıyor gibi görünsem de aslında çok eğlenmiştim o staj derslerinde. Yepyeni bir okul ve eğitim sistemi tanıma olanığım olmuştu. Sürekli gittiğim bir ilkokul ve ortaokul zaten vardı, bir de diversity dersimizin hocası bizi arada sırada başka okullara götürürdü.
Oradaki okulları kendi içlerinde ve bizim buradaki okullarla istemli-istemsiz olarak birçok kez karşılaştırırken buldum kendimi. Uluslararası okullar, görgü kurallarını ilke edinmiş okullar, oyun üzerine kurulmuş okullar... ve daha niceleri. Gittiğimiz okullardan biri ise Harry Potter filminden fırlamış gibiydi. Sanki oraya giderseniz gerçekten büyü öğrenip mevzun olurmuşsunuz gibi bir his veriyordu. Zaten tarihi bir kaleye kurulmuş sanat okuluydu. Tarih demişken ülkenin tamamı tarihti. Köyünden şehrine kadar her yerde bilmem kaç yılından kalma bir şeyler bulabiliyorsunuz.

Kısaca ifade etmek istesem de kısaca anlatılmayacak olaylar bunlar. O yüzden burada Avusturya'yı sonlandırıp başka konulara atlıyorum. Ülkeme geri döndüğümde (yine tonlarca evrak işinden sonra) sınıfıma çok yabancıydım ama bir yandan da uyum sağlamaya başlamıştım. Özgüvenim o zamanlar çok iyi bir seviyedeydi. (Liseden mevzun olduğumda istediğim bölümü kazanamadığım için bir süre kötü bir ruh hâline bürünmüştüm ve o dönem bende ruhsal yaralar oluşturmuştu. Böyle söylediğimde çok da kötü görünmese de benim için kritik zamanlardan biridir.)

O dönem dersimize giren danışman hocamız bize elinden geldiğince görev verip bizi çalıştırdı. Dönem sonlarına doğru artık rahatlarım ve geçen yaz yapamadığım her şeyi bu yaz yaparım oh diye düşünürken ailem tayin istemeye karar verdi. Kısaca açıklamak gerekirse istemediğim bir bölüm olduğundan ailemin yanında okuyordum (onların isteğiyle). Onlarsa Karadenizden Akdenize göç etmeye karar vermişti. Üstelik tatil bölgelerine... Bana yapılmış bir ihanet gibiydi ve aslında zar zor kurduğum düzenimin bozulmasını istemiyordum. Onlar adına mutluydum tabii. Ailem Akdenize gitmişken Karadenizde yalnız kalmak istemediğimden ve nasıl olsa bu bölümü başka bir yerde de okuyabilirim gibi bir düşünce içinde olduğumdan yatay geçiş yapmaya karar verdim. Bir yaz tatili daha böylelikle puf oldu. Üniversitem ailemin tayininin çıktığı şehre 5 saat uzaklıktaydı. En azından tatillerde onları görebilirdim. (Eski üniversitemde kalsaydım 20 saat...) Yine evraklar, yurt, öğrenci işleri ile uğraşıp durdum.

Yeni dönem başladığında ve oda arkadaşlarımla tanıştığımda rahatlamıştım. "Aman iyi kızlar." Çok yanılmışım. Dediğim gibi tüm dengem zaten bozulmuştu -bu kadar çok yer değiştirmek bana pek iyi gelmemişti- ve oda arkadaşlarımla olan ilişkim iyi değildi. Savunduğum şeylerde onlara karşı galip gelemiyordum, bana karşı birlik oluşturuyorlardı. Kendimi odada asla rahat hissetmiyordum. Üniversiteye gitmek benim için kaçış oluyordu ama orada da yeniydim ve pek arkadaş edinememiştim. Derslerime odaklandım ama buna rağmen yarısından kaldım. İlk dönem bu şekilde geçti. Benim için ikinci kritik zaman oldu ve ilkinden daha kötüydü çünkü şimdi bile etkilerini sürdürmeye devam ediyor. Hem çok uzun vadeli hem de benim için fazlasıyla yıkıcıydı. İradesi o kadar da güçlü biri değilmişim. Ruhsal olarak nasıl toparlanmam gerektiğini bilmiyorum. Avusturya'daki zamanlarımı özlüyorum. Orada gerçekten mutlu ve rahattım.

İkinci dönem geldiğinde bir mucize olmuştu. Oda değiştirip tek kişilik odaya geçmiştim. Size bu metnin en başında bahsettiğim arkadaşım ile üniversitede tanışmıştım. Bir şekilde bölümüme olan ilgim artmıştı. O kadar zaman sonra hafiften zevk almaya bile başlamıştım. İlk döneme kıyasla çok büyük gelişmelerdi. Yine de ruh sağlığımı toparlamayı başaramıyordum ve ani duygusal dalgalanmalar yaşayabiliyordum. (Bahsettiğim gibi hâlâ daha etkisini sürdürüyor.) Corona ülkemizde ortaya çıkınca apar topar yeni evimize geldim. Şu an da hâlâ evde ailemle kalmaya devam ediyorum. Birbirimizi yemiyoruz tabii ki ama bazen ailem (annem de babam da abim de) hiç yoktan söylenmeye başlıyorlar.

Kaç kişi bu yazdıklarımı sonuna kadar okur kestiremiyorum. Üniversite hayatımın kısa bir özeti kimseye ilginç gelmez herhalde. Yine de üşenmeyip çok iyi olmayan anlatım tarzımla buraya dökmeye çalıştım. Yazsam birçok şey daha yazabilirim aslında ama yavaştan üşengeçliğim yine beni sarmaya başladı. (Dediğim gibi kaplumbağa ben ve tavşan yaşamım.) O yüzden burada noktalıyorum ve hepinizi bu güzel güncelle baş başa bırakıyorum. Bütün emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. Hepinizin sağlığını ve mutluluğunu dilerim. Kendinize iyi bakın.

Turtlez1

 

 

24 NİSAN CUMA

Heart no Kakurega 15
(Çeviri:
Yankami Düzenleme: Zeze)

Hanakoi Tsurane 30-31
(Çeviri: Yankami Düzenleme: Willjace)

Hana wa Saku ka 21
(Çeviri:
Nyoteida Düzenleme: Willjace)

What Does the Fox Say 134
(Çeviri: Shinkaron Düzenleme: Turtlez1)

Sekaiichi Hatsukoi Cilt 15 - Masamune Takano
(Çeviri:
Blondie Düzenleme: Willjace)

Super Lovers Booklet 4
(Çeviri:
Blondie Düzenleme: Willjace)

Hey, Your Cat Ears are Showing! 72
(Çeviri:
Shinkaron Düzenleme: Zeze)

Miwaku Shikake - Amai Wana 9
(Çeviri:
Shinkaron Düzenleme: Willjace)

Loveless 128-129
(Çeviri: Blondie Düzenleme: Willjace)

19 Tian 321
(Çeviri:
Shinkaron Düzenleme: Zeze)

 

 

 

Kategori: Güncel Yazıları

YAKINDA

HF Chat

Developed in conjunction with Ext-Joom.com